Gençler İş Beğenmiyor! Çalıştıracak insan bulamıyoruz! 2

Kapsamlı bir kötülüğün sokakta dillenen hali;
Gençler İş Beğenmiyor! Çalıştıracak insan bulamıyoruz!
İnsanın kendine düşman olması makul müdür? Kendi emeğini yok sayıp işverenin ağzıyla konuşması ne kadar makul? Kendine psikolojik olarak zarar veren, sonuçları hem psikolojik hem de fiziksel zarar verecek olan bir algıyı neden sahiplenir? Sokak röportajlarında mikrofon uzatılan çalışanlar diğer çalışanlar için kimse çalışmıyor, fabrikalar boş, tekstil can çekişiyor, sanayide tornacı yok, kaportacı yok, marangoza çırak yok. Tamirat işlerinde kimse yok, çoban yok, madenci yok yok! Ee! Buyurun siz çalışın! Şikâyet etmeyin gençleri de dilinize dolamayın buyurun siz çalışın! Asgari ücrete atölyelerde, fabrikalarda, sanayi de dağ başında, güneşin alnında, çuval altında, soğukta, yük altında tarlada tapanda, inşaatta. O işler o kadar kolay değil Amaç, sabır, fiziki güç gerektirir. Bu işleri hakkını ödemeden olmaz, hakkının altında değil çok çok üstünde para karşılığı ile yapılır. Günlük 1000 lira yevmiye ile olacak işler değil!
Neden işverenin kazandığı parada hakkı olduğunu düşünmezler de kendi gibi çalışanlarda kabahat ararlar. Dünya üzerinde hak ve hukuk tam uygulanması elbette mümkün değil, eşitlik ise tarih boyu hayalden bir adım öne gelmedi. Bunların olmasını beklemek aşırı romantizm olur. Kazanan haylice kazanırken, çalışanın da bu zenginlikten pay almak istemesi doğal değil midir? Gençlerin iş beğenmemesi, çalıştıracak insan bulamamaları aslında doğal bir toplum refleksinin adıdır. Bunun için toplumun modernleşmesi, iyi şartlarda yaşamasının kritik eşiği olan insana dayalı çalışmalarda işçinin şartlarının olmasıdır. İstemediği şartları kabul etmemesi, bu sebeple Türk insanına biçilen değer düşük ve orta kalmasını istemlerine geçlerin bu tavrı bir çözüm olacak. Elbette insanların iyi iş ve iyi kazanç hakları gençlerin iş beğenmemesi yeterli olmadı. Bunun çözümünü ithal işçi ile bulan sermaye sahipleri fakir ülkelerden gelen mültecilerin iş taleplerini kocaman bir gülümseme ile karşıladılar. Ucuz işgücü, teminat ve sigorta ısrarı olmadığına da eklersek işveren bu savaşı kazanmış görünüyor. Gençler iş beğenmiyor, çalıştıracak insan bulamıyoruz kötülük algısı uzunca bir süre kulaklarımızı çınlatacak da biz kendi çocuklarımıza bu kötülüğü yapmaya devam edecek miyiz?
Türkiye’de yaklaşık. Bir buçuk milyon işveren var ve çok büyük bir kısmı çalıştırdığı personelin kazancına göz dikmeksizin hakkını ve hukukunu bilerek çalışanın yanında duruyor. Fakat azınlık olan işveren yüksek kazancını çalışanı ile paylaşmak istemiyor. İnsani düzeyde ihtiyaçları olan çalışanların hak ettikleri veya talep ettikleri miktarları çok bulup onları sürekli açgözlülükle itham ediyor. Tembellikle suçluyor, iş beğenmediğini söylüyor, insanların rahat olduğunu belirtiyor. Lokantalar ve kafeleri doldurmalarını, tatil yapmalarını gezmelerini, eğlenmelerini çok görüyoruz. Maddi durumları iyi olan insanların böyle aktiviteleri yapmasını normal karşılarken bunu orta düzey bir insan yapınca eleştiriyoruz. Oysa zengin kesimin çoğunluğunun son 10 veya 20 yılda oluştuğunu bilseler dahi yine kendi gibi olana iyi yaşama hakkını çok buluyorlar. Oysa ortada bir gerçek var bu memleketin insanı tarihi boyunca çağdaşlarından daha ileri yaşadığı dönemleri olduğunu bilmiyorlar. 1800’lü yıllardan 1920’li yıllara kadar savaş 1920-1960 yıllara kadar çalışıp didinmiş, son 30 yıldır da onların kurduğu düzenin faydasını görecek iken bu kurulu düzeni yabancılarla paylaşmak ne kadar ahlaki? Uzun zaman sebat gösteren ilk kez çağdaşlarından geri kalmayacak düzeyde iyi kazanç ve görgüyü elde eden insanımıza neden bu hakkı çok görüyoruz. Şimdi bizi duruma iten olayın nereden kaynaklı olduğuna bakalım.
Gençler iş beğenmiyormuş, Çalıştıracak İnsan bulamıyorlarmış.
Toplumumuz iki uç kesimin uzaktan hiç temas etmeden birbirlerinden haberleri olmadan, her ikisinin de hallerinden memnun olarak sürdürdüğü hayatın kesişmesi ile toplumsal normları yıkıcı bir algının genişlemesi memleket insanına olmayacak bir suçlamaya yönlendirdi. Gençler iş beğenmiyormuş, Çalıştıracak İnsan bulamıyorlarmış.
A kesimi rahat yaşayan iyi eğitim alarak iyi şartlarda çalışan, istediğini yiyen, istediğini giyen tatilini yapan, sanat spor ve diğer ilgi ve ihtiyaçlarını en az asgari düzeyde karşılayan zengin olmayan fakat iyi yaşayan bir gruptan oluşur. Ev almazlar genelde kiradadırlar, arsa varlık peşinde ömür geçirmezler kazandıklarını harcayan emeklilikleri haricinde kaygıları olmayan rahat yaşayan insanlardan oluşur. Eğitim seviyeleri yüksektir, çok okurlar, sinema, sanat, edebiyat, spor faaliyetlerini takip eden hatta çoğunlukla katılım sağlayan hatta bu alanda çalışan insanlardan oluşur. Geneli hizmet sektöründe orta ve üst gelir grubu içerisinde eğitim ise olmazsa olmazlarındandır. Genelde doktorlar, mühendisler, mimarlar, teknik personeller, yöneticiler, girişimciler ve diğerlerinden oluşur.
B kesimi ise hayatlarının ilk evresinde varlık peşinde koşan sosyal hayallerini erteleyen, zengin olma veya maddi gücün en esaslı mutluluk kaynağı olduğunu düşünen, harcamalarını genelde düzensiz yapan ihtiyaç odaklı olmak yerine kazanç ve kar odaklı yapan, sürekli kazanma arzusu içinde maddi güçle kontrolünü sağladığı varlıklı hayatın içindeki insan tipidir. Keyfi harcamaları reddederler bunları israf olarak görür eğitimi iş için aracı görürler, kendilerini keyif aldıkları alanlardan ziyade sahip olma güdüleri içinde bulurlar. Araba, ev, arazi ekstra ev, arsa yatırım seçenekleri dışında da birçok alanda faaliyet gösterirler genelde tapu zenginleridir. Çalıştırarak kazanırlar çalışmaları genelde iş veren veya kira, kazanç toplayanlardan oluşur. Sahip olma güdülerinin önünde hiçbir şey kabul etmezler. Lüks ve şatafata önem verirler. Herkesi zengin olmak içinde yaşayan insanlar olarak görürler. A sınıfı gibi rahat yaşamazlar sürekli yeni kazanç ararlar. Stres içerisinde yeni para kazanma yollarını ararlar ve sermayeleri sayesinde çoğunlukla başarılı olurlar. Eğitim alarak iyi şartlarda çalışan, istediğini yiyen, istediğini giyen tatilini yapan, sanat spor ve diğer ilgi ve ihtiyaçlarını en az asgari düzeyde karşılayan insanlar ile iletişimleri neredeyse yoktur. Para ve reklam getirmeyen birçok faaliyeti boş işler olarak nitelerler. Keyif aldıkları en önemli şey artan kazançlarının verdiği hazdır. İnsanların birçoğunun (A kesimi hariç) hayalini kurduğu güce sahiptirler. Üst düzey yönetici, patron, üst düzey kamu kuruluşları yöneticileri ile sosyal hayatlarını devam ettirirler. Bu grubun birbiri ile sosyal iletişimleri çok yüksektir. Sürekli olarak birbirleri ile iletişim halindedirler. Etki etmedikleri tek grup A grubudur. Toplumun çoğunu oluşturan orta kesimin gözlerinin önünde iyi hayatlarını insanların gözlerine sokarak yaşarlar. Sürekli olarak da talep görürler.

A ve B kesimi 2000 yıllarına kadar birbirlerinden habersiz hayat geçirdiler. A kesiminin B ye ihtiyacı yok iken B kesiminin de A kesiminin hayatı hakkında hiçbir fikri yoktu. Toplumun büyük bir kısmı ise A ve B kesimi içine girmeyen orta kesim denilen, her ikisinin de ortalama hali idi. Fakat ülkemiz 90’lı yıllardan sonra halkın %80’ni oluşturan orta kesimin modern dünyaya entegre olması, kadınların çalışma hayatına tam olarak girmesiyle A ve B kesiminin sınırları değişti. Orta direk sosyo-ekonomik ve kişisel yapılarına göre A veya B’ye entegre olmak istedi. A’nın modern yüzü B’nin maddi gücü ortalama Türk genci iki bariz tercihti. 90’lı yıllardan beri sistem A kesimini övse de B kesimi toplumsal normları zayıflayan toplumda hızla nüfus kazandı. Aile eğitimi anne ve babanın çalışma hayatında kaybolması ile zayıfladı. Aile içi normlar gücünü kaybedince aile eğitimi yerine pratik unsurlar devreye girdi. Bu da ailenin eğitim sorumluluğunu ortadan kaldırdı. Toplumsal eğitim devletin kanun ve kuralları ile korunan ayrıca kültürle ortası bulunan bir modeldi. Kanun ve kuralların hakkı korumakta zayıf kalması ve kültürel bağın da zayıflaması ile toplumsal eğitim de zorunlu olmaktan çıktı. Eğitim kısmı sadece okullara kaldı. Öğrenci merkezli sistem de öğrenciyi her şekilde haklı bulan, ders sistemindeki ağırlıkla eğitim artık ancak işe giden yol ya da erkenden bırakılıp çalışmaya yönlendiren yerler haline geldi. Lise diploması zamanla alınan bir şey haline geldi. Üniversite diploması da zaman ve az emekle edinilen bir durum haline gelince; Gençleri norma sokacak unsurlar ortadan kalktı. Aile ve toplumsal eğitim den muaf ilk orta lise ve üniversite de dersi ağır ama geçişlerin kolay olduğu bir sistemde gençler kendine en kolay yolları seçmeye başladı. A toplumunun rahatlığını B toplumunun parasını talep ettiler. A toplumu gibi disiplinleri B toplumu gibi paraları yoktu. B toplumu yeni nesli kendilerine kolay lokma gördüler kolayca iş dünyası içine çekebileceklerini düşündüler fakat istedikleri gibi olmayacağı anladılar. Çünkü gençler yaşadığı hayatı A ve B kesimleri gibi olmanın reklamlarıyla yaşadılar, gözüne gözüne sokulan bu iki dünya varken çalışma hayatına girmeyecekleri çok belli idi. Aile idare etti. Toplum idare etti. Eğitim sistemi idare etti. Ee peki ömründe sorumluluk almayan bu gençlere günde 8-12 saat çalışmayı nasıl kabul ettireceksin? A kesimi kendi halinde yaşarken B kesimi gücünü orta kesimin emeğinden alıyor ve ilerliyordu. Orta kesim gençlerinin mevcut şartlara rızaları olmadı. A gibi özgür B gibi güçlü olmak istemeleri toplumca kabul edilmeyecek hatta suçlanacak bir durum haline geldi. Gençlerin bu iki gruptan bağımsız ucuz işgücü haline gelmesini neden kabul edelim. İş beğenmemelerini doğal bir istek görelim ve orta ve uzun vadeli yapacağımız politikalarda bunları da hesaba katalım. Suçlama filinden uzaklaşalım. Bu memleketin çocuğu Edirne’den Hakkari’ye kadar kocaman bir coğrafya da katma değeri olan üretimlerde pay sahibi yapalım, Ağır işlere gönül verenlere de kat kat ücret ödeyelim. Onları işverenin garsona bıraktığı bahşiş kadar iş/fiyat oranını aşalım. Zira ucuz işgücü olan yabancıların sadece geçici olarak çalıştığını ilk fırsatta işvereni bırakacağı, sorumsuzluk ruhlarında olan neredeyse hiç sosyal ve kültürel tabusu olmayan milletleri düzeltmenin zorluğunu da hesaba katalım. Yazımı buraya kadar okuduysanız yoruma da düşüncenizi ekleminizi isterim.
Hoşça kalın
Serdar AYDOĞAN

Yorum bırakın