Dünya ekonomisinde 1980’li yıllardan beri liberal küresel şirketlerin devletleri yönlendirdiği, 2000’li yıllarda ise hızını artırarak devlet yönetimlerine yazılı senaryoyu ve rollerini verdiği bir dönemi yaşıyoruz.

İşte bu durumda küresel ekonominin, yani neo-liberal ekonominin en büyük kaynağı teknoloji mi? İnovasyon mu? Akıl ve bilim mi? Çalışkanlık mı? İyi eğitim mi? Modern düşünme mi? Bunlar kaynak değil. Asıl kaynak rezerv paradır. Fahiş ayrıcalık diye tanımlarım. Sınırsızca bastığın, bastığın para ile ülkelerin tüm reel ve finansal varlıklarını satın aldığın; kâğıt, naylon ve pamuktan oluşan bir güç. 1980’den beri iki rezerv para dünya ekonomisini domine etti. 1980’de ABD Dolarının dünya ticaretindeki payı %67 iken bugün %57’lerde; Alman Markı ile başlayan Euro’nun ise %15-%22 civarında bir baskınlığı var. Dünya ticaretinde dönen paranın ikisi birlikte %80’ini oluşturuyor. Dünya ekonomisinin gücünün aşırı şekilde tek bir alanda toplanmış olması, diğer ekonomilerin büyümelerinin önündeki en büyük engeldir. Bu iki parayı kullanmayan ülkelerin ithalat ve ihracatlarını dengelemeleri pek mümkün değil. Bu doğal olmayan dengesizlik giderek birilerini zenginleştirirken, diğerlerini daha çok çalışmaya, ucuz üretime, ucuz işgücüne, kötü çalışma koşullarına ve hayatta kalma mücadelesine zorladı. Gelir dağılımı uçurumunu oluşturdu.

Peki, %80’lik dilime giremeyen, paraları rezerv para olmayan ülkeler son 45 yılı nasıl değerlendirdi? Rezerv paranın daha da ilerlemesine yardımcı olarak hayatlarını devam ettirdiler. Ürettikleri malları ABD ve Avrupa limanlarına teslim edip dolar ve euro ile ayrıldılar. Yetmedi, kazandıkları euro ve dolarları yine bu ülkelerin tahvillerine yatırarak dolarizasyonun devamlılığını sağladılar.

Peki buna engel olmaya çalışanlar oldu mu? Oldu, fakat pek işe yaramadı:

1. Euro, dünyada dolar hakimiyetini kırmak için bir kalkan oluşturdu. AB üye ülkeleri ile dünyadan haklarını istediler. Aldılar ve karşılıksız para basma fikri ile onlar da bu fahiş ayrıcalığın tadını çıkarmaya başladılar.

2. Yerel para takas (swap) ağları kuruldu. Ülkeler ticarette aracı olarak doları kullanmayı bırakıp doğrudan kendi yerel paralarını takas etmeye başladı (Özellikle Çin’in 40’tan fazla ülkeyle kurduğu ağ). Ülkeler, Merkez Bankası rezervlerini karşılıklı takasla doldurup döviz cinsi para kısmını dolar ve Euro dışı paralar ile ikame ettiler. Bu da halklarına hoş göründü. Ama fahiş ayrıcalık sistemi tam olarak yıkılmadı.

3. Doların diğer bir gücü, dünyadaki tüm petrolün ve altının kendi cinsiyle fiyatlanmasıydı. Çin, 2014’te Şanghay Altın Borsası’nı uluslararası ticarete açarak altını “Yuan” cinsinden fiyatlamaya başladı. Ardından 2018’de Şanghay Uluslararası Enerji Borsası’nda Yuan cinsinden fiyatlanan ve fiziki altına dönüştürülebilen petrol vadeli kontratlarını (Petro-Yuan) işleme açtı. Bu hamleyle Batı’nın (Comex ve Londra) fiyat belirleme tekeline en ağır fiziksel darbe vurulmuş oldu.

4. SSCB’nin yıkılmasından sonra BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü, bu fahiş ayrıcalığı kırmak için kurulan en büyük uluslararası örgütler olarak tarihe geçti. Alınan kararlar ve ticarette kendi ülke paralarının kullanımı doları ve Euro’yu tamamen zayıflatmadı ama genişlemesini durdurdu.

5. Kripto para, dünya üzerindeki fahiş ayrıcalığı kıracak en önemli silahlardan biriydi; bu yüzden işlevsiz hale gelmesi lazımdı. Yeni dünya teknolojisi olan blockchain ağı, bu fahiş ayrıcalığı kıracaktı. Ancak sulandırılıp işe yaramaz hale getirilmesi zor olmadı; kripto borsalarının kurulması şahıslara, kripto para üretimi ise dolandırıcılara bırakıldı. Garantör niteliğinde resmi hiçbir faaliyetin olmamasıyla kriptonun ensesine bir tokat vurularak susturuldu. Adeta “şimdi sırası değil” dendi.

ABD Doları ve Avrupa Euro’sunun fahiş ayrıcalığına karşı yukarıda saydığım gelişmeler, onların sadece büyümesini yavaşlattı. Ancak geçmişte bir yerlerde hem finansal hem de reel ekonomi için hayat bulmuş olan bir model yavaş yavaş kendini hatırlattı: “Buradayım, benim adım merkantilizm.”

Dolar ve Euro basamayan tüm ülkelerin, “Biz bu fahiş ayrıcalıkla başa çıkamıyoruz, artık varlıklarımızı korumaya geçiyoruz” dediklerini görür gibiyiz. İşte bu durum, değerli varlıkları koruyarak dünya ticaretini kendi lehlerine döndürecekleri yeni bir hamleyi beraberinde getirebilir.

Serbest piyasa masallarının olmadığı, devletin tüccar gibi davrandığı, sınırların ekonomik duvarlarla örüldüğü ve tek hedefin “kasayı reel varlıkla doldurmak” olduğu o katı, korumacı ve maden odaklı tarihsel sisteme geçiş son çare olarak görülebilir. Bunun adı merkantilizmdir. Gerçekleşeceğine pek ihtimal verilmeyebilir ama bu, fahiş ayrıcalığı durdurmanın biraz acı fakat kesin formülüdür.

Peki, bu yeni nesil merkantilizm tam olarak nasıl gelecek ve bugünden kendini nasıl belli ediyor? Aslında bu dönüşüm bir anda ilan edilerek değil, devletlerin aldığı sessiz ama devasa güvenlik kararlarıyla çoktan başladı. En büyük belirtisi, rezerv para basamayan ülkelerin merkez bankalarının, Batı’nın kâğıt tahvillerini satarak tarihin en yüksek fiziki altın stoklamasını gerçekleştirmesidir; çünkü artık kimse birbirinin “sözüne” veya dijital kâğıdına güvenmiyor. Buna ek olarak; teknoloji devleri arasındaki çip savaşları, lityum ve gümüş gibi stratejik madenlere getirilen ihracat yasakları ve tedarik zincirlerinin kârlılığa göre değil tamamen “ulusal güvenliğe” göre yeniden çizilmesi, bu geçişin en somut ayak sesleridir. Devletler artık serbest piyasanın şeffaflığına değil, kendi sınırları içindeki fiziksel güce ve maden depolarına yatırım yapıyor.

Sonuç olarak; Dolar ve Euro’nun sarsılmaz sanılan o ‘fahiş ayrıcalığı’, fiziksel dünyanın ve jeopolitiğin katı gerçeklerine çarptığı an bu merkantilist geçiş tamamen sahne alacak. 16. yüzyılın hazine ve maden odaklı o korumacı doktrini, 21. yüzyılın dijital ve enerji savaşları kılığında geri dönüyor. Yeni çok kutuplu düzende masadaki gücü; sınırsızca basılan karşılıksız paralar değil, altın rezervlerine, kritik tedarik zincirlerine ve üretim koridorlarına fiilen kimin sahip olduğu belirleyecek. Kâğıdın ve illüzyonun hükümranlığı biterken, reel varlıkların ve devlet kapitalizminin o acımasız yeni çağı resmen başlıyor.

Serdar AYDOĞAN

Bir Cevap Yazın